Bizimle iletişime geç
Bilgi Aktüel

Bilgi Aktüel

En lezzetli liman kenti: Porto

Bilgi

22 Temmuz 2018 Pazar 14:45:34

Son Güncelleme: 22/07/2018 14:48:32

En lezzetli liman kenti: Porto

Portekiz’e ilk kez gittiğimden beri seneler geçmiş. 2002 yılında sırt çantamla tek başıma ilk kez çıktığım için kalbimde ayrı bir yer edinen bu yolculukta Lizbon’u ve sonradan trenle gittiğim Portekiz’in güneyini gezmiştim. Aylardan temmuzdu.

Atlas Okyanusu’nun soğukluğunu (bu sıcakta neden denizde kimse yok demiştim ilk baştan), Lizbon’un Arnavut kaldırımlı cerrolarını (tepe) güneyin yakıcı sıcağını, pansiyonların çatılarında gökyüzüne bakarak uykuya dalmayı, göz alabildiğine geniş kumsalları ve öğlenleri keyifle kemirdiğim Sardinya balıklarını ne de iyi hatırlıyorum.

Bundan 13 yıl sonra Aralık ayında kendimi Porto’da, Francisco Sá Carneiro (Portekizli bir avukat ve siyaset adamı) Havalimanı’nda buldum. Porto’yla ilk tanışmam metroda oldu. İlk Portekizce yalpalayışım da hostele vardığım zaman resepsiyondaki kızla konuşmaya çalışırken. Saat sabahın 11’i, check-ini ancak öğlen üçte yapabilirsin dedi. İyi bir homurdandım ama kendimi televizyon odasına atmamla uyumam bir oldu.

Porto şehri İÖ 8.yy’da Douro nehrinin Atlas Okyanusu’yla buluştuğu yerde o dönemde bütün İberya Yarımadasına hâkim olan Romalılar tarafından kurulmuş. Romalıların şehre verdiği PortusCale (portus:liman) (cale: taş, kaya) ismi değişikliğe uğrayıp Porto olarak kalmış. Zaten ülkenin ismi de buradan geliyor ‘Portugal’. 8ve 9.yy’larda Emevi soyundan gelen Batı Afrikalı Müslümanlar tarafından İberya’nın işgaliyle Porto’da Arap egemenliği başlıyor. 868 yılında Galiçyalı Hristiyan Viamara Peres Kontu ve III. Alfons tarafından tekrar ele geçiriliyor. Bunun sonucunda da Portucale vilayeti kuruluyor. Porto yüzyıllarca deniz ticaretinin ana damarlarından biri olmuş. 14. ve 15.yy’ da gemiciliğin gelişmesi ile de Afrika (Madeira adası ve Açores adaları) ve dünyanın diğer bölgelerine olan keşiflerin de başlangıç noktalarından olmuş. Bu dönemde şehrin sakinleri Tripeiros (işkembe yiyicileri) takma adını almış. Bunun nedeni de etlerin en iyi parçalarının gemicilere yollanıp halkın geri kalan işkembeleri yemek zorunda kalmalarıymış. 18.yy’da Porto’da Douro Vadisi’nde bağcılık gelişmiş ve hatta şarap üretimi ve ticaretine de başlanmış. Sonraki yüzyıllar Napolyon’un şehre saldırmasına ve İngilizler tarafından kurtarılmasına tanık olmuş, 1891 yılında çıkan isyan da 1910 yılında Portekiz Cumhuriyetinin kurulmasına ön ayak olmuş.

Porto Avrupa’nın en ucuz şehirlerinden biri. Sohbet ettiğim Portolulardan maaşlarını öğrendiğimde yerel halk için o kadar da ucuz olmadığını anladım. 500 ile 600 Euro aldıkları maaşları ile şehrin göbeğinde 200, 300 Euro’ya tuttukları apartman dairelerinde geçinmekte zorlanıyorlar. İşsizlik hala büyük bir problem.

2 saatlik derin mi derin uykumdan uyandıktan sonra sanat galerileriyle ünlü Miguel de Bombarda sokağındaki hostelimden kendimi sonunda dışarı attım. Bizim İstanbul’dan alışık olduğumuz Pazar günlerindeki gibi kiz kahvesinde pastel de natdükkânlar açık değil; etraf sessiz, sakin. İlk tadımımı Cedofeita sokağındaki tipik bir Portea ve pingu’yla (Espressonun sütlü olanı) yapıyorum. Portuenses’lerin (Portolular) kahvaltı olarak da sıklıkla da tükettikleri pastel de nata, turta görünümünde dışı çıtır milföy hamuru, iç kısmı ise fırınlanmış pudingi andıran bir tatlı.

1, 50 Euro tutan hesabımı bardaki yaşlıca adama öderken kafenin diğer ucundaki televizyona takılıyor gözüm. Televizyonda ilahiler var. Portekiz’de halkın neredeyse %80’i Katolik; yaklaşık %20 si de düzenli olarak kiliseye gidiyor. Müslüman azınlığı bir zamanlar bir Portekiz kolonisi olan Mozambik’ten ve Kuzey Afrika’dan gelenler oluşturuyor. Museviler ise, Portekiz’de 16.yy da yayılan Katolik dini dalgasından kendilerini kurtarmaya başaran Sefarad Musevileri ve baskıyla Hristiyanlığı kabul etmek zorunda kalmış ve ileriki jenerasyonları oluşturmuş Marranos’lar tarafından temsil ediliyor.

İgreja Dos Carmelitas (Karmelitler Kilisesi): Livraria Leelo’ya gitmek için yanından geçtiğim İgreja Dos Carmelitas (Karmelitler Kilisesi) barok ve rokoko stilinin güzel örneklerinden biri. Dış cephesinin bir kısmı da Portekiz’e özgü azulejos’larla (duvar çinileri) süslü. Bu sanatı Iberya Yarımadası’na Magribiler’in getirdiği söyleniyor. 17.yy’da Karmelit rahibeleri locası tarafından yaptırılmış bu kilisenin yaldızlarla boyalı vaiz kursusu ve altar panosu ayni zamanda da oymaları şatafatının bir göstergesi.

Livraria Lello (Lello Kitapçısı): Her gezi makalesinde Porto’da görülmesi şart kabul edilen mekânlardan biri. Adımımı içeri atmamla ‘waow’ demem aynı anda oluyor. İçerisi duvarlarında kitaplıklar olan bir kilise izlenimi veriyor. 1906 yılında Portekizli mimar Xavier Esteves tarafından dış cephesi Neo Gotik olarak tasarlanmış bu kitapçı hiç kuşkusuz çok mistik bir görünüme sahip. Art Nouveau tarzındaki iç mekânda bir orkidenin taç yaprağı görünümünde 2. kata açılan açılan merdiven, tavandaki Decus in Labore (Erdem çalışmaktadır) yazılı vitray ve dantel gibi işlenmiş ahşap oymaları hayalgücünün sınırlarını zorluyor. Harry Potter’ın yazarı olan J.K. Rowling’in de kitabı yazarken o zamanlar bulunduğu Porto şehrindeki bu kitapçıdan ilham aldığı söyleniyor. Yarım saat kadar bu huzur dolu havayı içime çekip çantamda 2 yeni kitapla dışarı çıkıyorum. Açlığım beni uzun zamandır hayalini kurduğum Bolinho de Bacalhau (Morina Balığı köftesi) arayışına sokuyor.

Porto’da Porto’da lezzet: Porto Avrupa’nın en lezzetli sehirlerinden biri. Tascas (Portekiz’e özgü tavernalar), casas de pasto (gün içinde hafif yemeklerin şarap eşliğinde servis edildiği ufak restoranlar), adegas (şarap evleri), pastelarias, marisqueria (deniz ürünleri restoranı) Portekiz mutfağının gözdelerini tadabileceğiniz yerleri oluşturuyor. Büyük ve şatafatlı restoranlar yerine %100 yerel ürünleri 10 masalık ufak işletmelerde mütevazı bir şekilde önünüze getiren bu sempatik mekânları sadece dolaşmak bile ayrı bir zevk.

Portekiz mutfağının temel taşlarını deniz ürünleri (Morina, mezgit, sardalya, ahtapot…) et (domuz, tavuk…), patates, pirinç, lahana oluşturuyor. Yerel halk arasında en popüler yemekler ise Tripas (işkembe, domuz kulağı ve siyah fasulyeden yapılmış pilavla servis edilen bir yemek), Franchesinha (erimiş peynirle kaplı ekmek, jambon, sosis, ızgara et ve bira sosunun patates kızartmasıyla servis edildiği Portoya özgü bir sandviç), Bacalhau (Morina), Caldeirada de Peixe (deniz ürünleri yahnisi), Caldo Verde’dir (Kıvırcık lahana ve sosisten yapılan bir çorba).

Mercado do Bolhao (Bolhao Pazarı) da öğle yemeklerini yerel ve sempatik bir ortamda almak için ideal. Burada ayrıca meyveden sebzeye etten peynire kadar her urunu ve hatta hediyelik eşyaları bile bulmak mümkün.

Bir sonraki günkü rotamı Cento Historico (Tarihi Eski sehir) oluşturuyor. Torre dos Clerigos’dan aşağıya doğru kıvrılıyorum.

Torre dos Clerigos (Clerigos Kulesi) : 1763 yılında barok tarzında inşa ettirilmiş bu kule 76 metre yükseklikte. Geçmiş dönemlerde Ribeira kıyılarına gelen gemiler için de bir rehber görevi görmüş. Ziyaretçilerine şehrin muhteşem bir manzarasını sunuyor.

Aliados Meydani: Meclis binasının ve Palacio Cardosas’in bulunduğu bu meydan şehrin kalbinin attığı yer.

Estação de São Bento: 1896 yılında hizmete girmiş olan bu tren istasyonu görenlere tatlı bir sürpriz oluyor. İstasyona girdiğinizde Portekiz tarih ve kültürünü anlatan binlerce azulejos’tan (duvar çinisi) oluşturulmuş duvarları seyretmeye doyum olmuyor. Azulejos’ları birçok kilisede de görmek mümkün.

Ribeira bölgesi: 1996’dan beri Unesco Dünya Mirası listesinde bulunan şehrin bu bölgesi Douro nehrinin sağ kıyısında bulunuyor. Dar sokakları rengârenk Fransız balkonlu eski evleri, restoran ve kafeleriyle gezmesi keyifli, başka bir dünyadaymışçasına hissettiren bir bölge. Douro nehrine karşı bir kahve yudumlamak da ayrı bir zevk.

Ponte Dom Luis: Porto’dan Villa Nova de Gaia’ya geçişi sağlayan ve 1886’da Gustave Eiffel’in öğrencisi olan Téophile Seyrig tarafından tamamlanan bu köprü şehrin simgelerinden biri. Köprüyü yürüyerek geçmek mümkün ve Douro nehrinin manzarası da soluk kesici. Gustave Eiffel tarafından yapılmış Mari Pia köprüsünün de Douro nehrindeki 2 yakayı birbirine bağlıyor.

Ertesi gün Miguel de Bombarda caddesinden çıkıp Jardins do Palácio de Cristal’e doğru yola çıkıyorum. Yolda bir kahve molası veriyorum. Kahve Portuenses hayatının olmazsa olmazı. Her çeşit kahveyi bulmak mümkün. Ufak bir Pingo’yla (sütlü espresso) güne başlıyorum.

Jardins do Palácio de Cristal (Kristal Sarayı bahçeleri): Porto’nun en sevilen kaçamaklarından olan bu romantik bahçeler 1860 yılında alman peyzaj mimari Emile David tarafından Palácio de Cristal için tasarlanmış. Birden çok teraslı bahçelerin, çeşme, heykeller ve patikaların oluşturduğu bu yerde Douro nehrinin ve şehrin panoraması karşısında etkilenmemek mümkün değil. Jorge Viterbo Ferreira sokağından kıvrılarak Douro nehri kıyısına iniyorum. Ponte Dom Luis’den geçerek Villa Nova de Gaia’ya ulaşıyorum.

Porto şaraplarından bahsetmeden ve tatmadan Porto’dan ayrılmam mümkün değil. Üzüm bağlarının bulunduğu Douro Vadisi de görülmeye değer. Burası Portekiz’in en yabani, dağlık uzum bağlarının bulunduğu bölge. Üzümler de bu bölgenin merkezindeki fakir ve şisti topraklardaki teraslarda yetiştiriliyor. Tatlı bir şarap olan Porto’da bu üzümlerden üretiliyor.

1751 yılında Douro’nun önde gelen şarap üreticisi bir aile tarafından kurulmuş olan Ferreira şarap kavlarını gezmek mümkün. Dona Antónia Adelaide Ferreira tarafından markalaştırılmış bu Porto şarabını ayni zamanda gezi sırasında tadabiliyorsunuz

Yorum yapmak için tıkla

Bir cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla Bilgi

Yeni Haberler

Yukarı